YENi YAZILAR – NEW POSTS

Yeni yazılar (daha öncekilerle birlikte) şu adreste:
http://www.duyguguncesi.net

New posts (also the previous posts) at:
http://www.duyguguncesi.net

Posted in Uncategorized | Tagged , | Yorum yapın

Projeler Hayat Buluyor

Ar-Ge Proje PazarıProjeler Hayat Buluyor

Eskişehir Sanayi Odası (ESO) geleneksel hale getirdiği “Ar-Ge Proje Pazarı” etkinliğinin bu yıl 3’üncüsünü gerçekleştirecek.

İlki 6-7 Ocak 2009, ikincisi ise 29-30 Nisan 2010 tarihlerinde yapılan Ar-Ge Proje Pazarı etkinliğinin üçüncüsü, bu yıl Bursa-Eskişehir-Bilecik Kalkınma Ajansı (BEBKA) ortaklığı ile 10-11 Mayıs 2011 tarihleri arasında Eskişehir Anemon Otel’de gerçekleştirilecek. Etkinliğe TÜBİTAK ve TTGV destek verirken, etkinliğin yürütücülüğünü ise SANGEM yapmaktadır.

Bu etkinlik; belirlenen tematik alanlarda proje fikri olan, projesi için katkı arayan araştırmacılarla bir teknik sorununa çözüm arayan sanayi kuruluşlarını bir araya getirmeyi hedeflemektedir. Böylece üniversiteler ve araştırma kuruluşlarından uzmanlar ile sanayi işletmelerinden ilgililer aynı ortamda fikir ve destek alışverişinde bulunma imkânı yakalayacaklardır.

Etkinlikte yapılacak sunumlarla; bilgi ve görüş paylaşımı, farklı uzmanlarla tanışma olanağı, proje işbirlikleri kurulması, finansal destek ve fikri mülkiyet mekanizmaları hakkında bilgilenme, yeni pazar ve iş olanakları hakkında fırsatları öğrenme olanağı sağlanacaktır.

Ar-Ge Proje Pazarı etkinliği çerçevesinde Eskişehir bölgesinin potansiyel ve yetenekleri de öngörülerek; proje başvuruları için; makine tasarım teknolojileri, metal şekillendirme, seramik, raylı sistemler, kimya ve proses, üretim teknolojileri ve işletme verimliliği, enerji ve enerji verimliliği tematik alanları seçilmiştir. Başvuru yapılacak projeler; fikir, fizibilite, araştırma, geliştirme, uygulama veya ticarileştirme aşamalarında olabilir.

Etkinlik hakkında, www.esinkap.net adresinden daha detaylı bilgiye ulaşılması mümkündür.

Posted in Uncategorized | Yorum yapın

Yeni yazılarıma erişmek için…

Yeni yazılarıma erişmek için:

http://www.duyguguncesi.net

http://www.gurcanbanger.com

Posted in Uncategorized | Tagged , , | Yorum yapın

İş Dünyasında Değişim

İş Dünyasında Değişim

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi *** YENi ***

Bilim ve teknolojide çok ciddi ilerlemeler var. İnsanın dünyayı dönüştürme sürecinde bilimsel ve teknolojik bilgi üretilmesinde nicelik ve nitelik olarak önemli adımlar atıldı. Ama maddi değişim ve dönüşüm süreci bizi yanıltmamalı. Son yıllarda sosyal bilimler ve bu dalların uygulamaları alanında da önemli açılımlar gerçekleşti. Bu nedenle pazarlamanın yeni türlerinden, ar-ge’den, yenilikçilikte daha çok söz eder olduk. Bu dönem, işletme organizasyonlarının, firma yeteneklerinin ve iş modellerinin ciddi anlamda değişimine tanık oldu. Olduğu gibi kalmayı seçen işletmeler, eski çalışma biçim ve modellerinde ısrar eden firmalar hızla kan kaybediyorlar.

Bizim firmalarımız henüz bu değişim ve dönüşümün yeterince farkında değiller. Diğer yandan kendilerini yeni çağın şartlarına hazır hale getirmekte önemli eksiklik ve zayıflıkları var. Pek çok vesile ile saydığım gibi şirketlerimizin sermaye yetersizliğinden kurumsallaşmaya, insan kaynaklarından belge sistemine kadar sayısız alanda zafiyet ve sorunları var. Başta küçük ve orta büyüklükteki işletmeler (mikro işletmeler ve KOBİ’ler) olmak üzere neredeyse tamamının sorunu, geleneksel bir yapıyı aşarak çağa uygun işletmeler olamamalarından kaynaklanıyor.

Ülkemizde ekonomik sektörlerin pek çoğu kendi iç dinamikleri ile gelişmediğinden Batıda görülen örneklerin başarısına ulaşamıyor. Çoğu zaman babadan görme, kulaktan dolma veya deneyerek becerme gibi usullerle başarıya ulaşılmaya çalışıyor. Böyle olunca da; başarılı olabildiğimiz iki unsur kalıyor geriye. Birincisi, kahramanca (belki de ‘karakucak’ demek daha doğru) bir girişim cesareti; ikincisi, “Çalış Osman; çiftlik senin” felsefesine uygun olarak çalışan ucuz işgücü. Bu ikisini çıkardığımızda, girişim başarı öykülerimizde geriye bir şey kalmıyor.

Son yıllarda şirketlere yönelik çalışma yapan organizasyonlar oluştu. Bunlar, genellikle danışmanlık ve eğitim firmaları olarak ortaya çıkıyorlar. Ama ne yazık ki, yapıları ve iş modelleri açısından her gün gördüğümüz diğer işletmelerden fazlaca bir farkları yok. Danışmanlık ve eğitim işini sıradanlaştırarak kurum ve kuruluşlara sağlıklı hizmet aktaracaklarına, sadece para kazanma adına ortalığı karıştırıyorlar.

Bu firmalardan bazılarının zaman zaman yaptığı ciddi hatalardan birisi de, yabancı danışmanlık ve eğitim deneyimlerini, ülke ve bölge koşullarını dikkate almaksızın uygulamaya çalışmak… Bu tür bilinçsiz yaklaşımlar sayesinde Batıda geliştirilmiş bazı yararlı yöntem ve teknikler de bir ucube haline dönüştürülüyor.

Gerek yazılarımda gerekse konuşmalarımda sıklıkla dile getirdiğim bir konu var. Danışmanlık ve eğitim alanlarında çalışan her kişi ve kuruluş, Türkiye gibi bir ülkede ( bir başka deyişle Batılı örneklere göre değişik oranlarda geleneksel özellikleri olan bir ülkede) çalıştığının farkında olmak zorundadır. Yerelliği ve gelenekselliği dikkate almayan kurumsal çalışmaların bu toplum koşullarında başarılı olması zordur.

Toplumun iş geleneklerinin farkında olmak, standartlardan taviz vermek veya kalite çıtasını düşük tutmak anlamına gelmez. Değişimin peşinde olan birey veya kuruluş, öncelikle hangi iklimde yaşamaya çalıştığının farkında olmak zorundadır. Kendi sistem çevresini, burada yer alan ekonomik ve sosyal aktörleri dikkate almayan bir değişim projesinin başarıya ulaşması zordur.

Yukarıda sözünü ettiğim savı, işletmenin iç çevresi açısından da tekrar edebilirim. Örneğin yaptığım kurumsal çalışmaların bana öğrettiği ana ilkelerden birisi şudur. Bizim toplumumuzda ‘hiza önderliğini’ özel bir değeri ve anlamı var. İnsanlar, soyut ve kuramsal bilgilerden daha çok, hiza önderi olarak gördükleri kişi ve kuruluşların tutum ve davranışlarını dikkate alıyorlar. Bu açıdan bakıldığında; bir kuruluşta değişimin önemli noktalarında duracak liderlerin özel bir öneme sahip olduğu fark ediliyor.

Herhangi bir kurum veya kuruluşta “Değişimi sağlamak için ilk adımda ne yapmam lazım gelir?” şeklinde bir soru ile karşılaşırsanız, size ilk önerim “Yerel liderler üretin!”, ikincisi ise “Yeni pazarlar ve yeni müşteriler için yeni iş modelleri geliştirin!” olacaktır. Böylece hem hiza önderleri yaratmış hem de firmayı daha rekabetçi yapacak yeni yörüngeler keşfetmiş olacaksınız.

Bu çağda bir sınaî ve ticari işletmeyi sahiplenmeyi veya yönetmeyi hedefleyen (veya zaten bunu yapan) her kişi; yenilikçilik (inovasyon), ar-ge ve iş modeli gibi kavramlar konusunda bilgilenmiş ve deneyim kazanmış olmak zorundadır. Ya yükseleceksin ya da ‘uygun adım’ yok olacaksın…

Posted in Değişim, Ekonomi, İnovasyon, İş dünyası, İş kültürü, İşletme | Tagged , , , , , , | Yorum yapın

Eskişehir, Yeni Şehir

Eskişehir, Yeni Şehir

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi *** YENi ***

Eskişehir, varlığı antik çağlardan beri bilinen bir yerleşimdir. Sakarya Nehri ile Porsuk Çayı yanında; ovanın değişik noktalarında termal su kaynaklarının bulunması nedeniyle bu bölgedeki insan yerleşimlerinin çok daha eski tarihlere uzanıyor olması muhtemeldir. Fakat Eskişehir isminden esinlenip bugünkü yerleşimin çok eski olduğunu söylemek yanlış bir tahmin olur.

Eskişehir, tarih boyunca değişik dönüm ve kırılma noktaları yaşamıştır. Bunlardan önemli bir tanesi, Türklerin Anadolu’ya yerleşmesi ve Osmanlı Devleti’nin kurulmasıdır. Bir imparatorluğun ilk tohumlarının atıldığı bu yerleşim, ne yazık ki daha sonraki dönemlerde Bursa, Edirne, Konya veya Kütahya gibi ilgi görmemiş, küçük bir kaza olarak 19’uncu yüzyıla erişmiştir. 1800’lü yılların sonları ise Rumeli’den ve Balkanlardan gelen göçler ile İstanbul-Bağdat demiryolunun yapılması Eskişehir açısından gerçek bir sıçrama yaratmıştır.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından Eskişehir, ciddi anlamda dış göç almaya başlamıştır. Aldığı göçlerin önemli kaynakları olarak Balkanları ve Kafkasları saymak gerekir. Bu göçlerin etkileri, Eskişehir’in geleneksel yerleşimi olan Odunpazarı’nda mekânsal rötuşlar olarak görüldüğü gibi, tarım teknikleri ile el işlerinde olduğu üzere yerel ekonominin değişiminde de gözlenir. Daha önceki dönemde bu yerleşimde yapılan belli başlı işler arasında tarım ve bahçecilik önemli yer alıyordu.

1894’te işletmeye alınan İstanbul-Bağdat Demiryolu, Eskişehir’in kaderini değiştiren olaylardan birisi olarak görülür. Bu hattın Eskişehir’den geçmesi, bu unutulmuş yerleşimin alınyazısını ciddi anlamda değiştirmeye başlar. Dolayısıyla 19’uncu yüzyılın sonları, Eskişehir’in gelişiminde önemli bir dönüm noktasıdır.

Kurtuluş Savaşı süresince Eskişehir, ciddi acılara ve yıkıma maruz kalır. Kentin pek çok bölümü, işgalci Yunan kuvvetleri ile işbirlikçileri tarafından yakılır, yıkılır. Fakat Eskişehir, Cumhuriyet’in ilk döneminde ciddi kamu yatırımları alarak önemli atılımlar yapar. Eskişehir Bankası, Şeker Fabrikası, demiryolu ile uçak bakım-tamir atölyelerinin kuruluşları 20’inci yüzyılın ilk yarısına damga vurur. Bu dönem, Eskişehirlinin kendini artık ücretli çalışan olarak algılamaya başladığı bir zaman dilimidir. Bu dönemle birlikte devlete kapıkulu olmak, kendi işinin sahibi girişimci olmanın önünde gelir. Bir yandan ücretli çalıştırmayı özendiren bu gelişme, daha sonraki yıllarda kamu işinde eğitilmiş ustaların, Eskişehir sanayisinin temellerini atmaları ile başka bir boyuta taşınır.

Eskişehir’in mekânsal gelişimi, bir kâğıda düşmüş yağ damlasını andırır. Kent, yağ damlasının kâğıdın üzerinde yavaşça aynı odak etrafında büyümesi gibi gelişir. 20’nci yüzyılın ikinci yarısında plansız, programsız veya en azından vizyonsuz büyüme hızlansa da, görünen manzaranın odağı budur.

Eskişehir’de son olarak yaşanan kırılma noktası, 2000’lerin başıdır. Bu süreçte Eskişehir, pek çok Anadolu yerleşimine göre yeni bir yerleşim olsa da; geleneksel bir kentten Batı tipi bir tüketim kentine doğru evrimleşmeye başlar. Ama ne yazık ki; gerekli vizyona sahip olmadan büyümenin sıkıntılarını da yaşamaya devam eden bir kenttir artık.

Bugün kentin merkezinde yaşanan aşırı yoğunlaşma, bu yerleşimi kent rantı nedeniyle imkânsız bir noktaya doğru sürüklemektedir. Eskişehir’in kent merkezinin daha fazla yoğunlaştırılmasıyla gidebileceği yeni bir açılım kalmamış gibi görünmektedir. Kent merkezindeki rantı artıracak her yaklaşım, Eskişehir’i biraz daha yaşanması zor bir habitat haline getirmektedir. Gözlediğim odur ki; kentin (yağ damlasının) dış çevresinde yapılacak kentsel dönüşüm projeleri de yoğunlaşmayı azaltıcı önlemler olarak gözükmemektedir.

Eskişehir Büyürken

Evinizin veya iş yerinizin bir duvarının dibinde beklenmedik bir şekilde büyüyen otlar görmüşsünüzdür. Bir nedenle oraya düşen tohum uygun zaman geldiğinde, bir bitkiye dönüşüverir. Bazı yerleşimlerin büyümesi de böyledir. Tarihin bir anında birkaç hane ile başlayan bir insan topluluğu, zamanla büyüyerek büyük bir insan yerleşimine dönüşür. Yıllar ilerledikçe anayollar üzerindeki küçük köy ve kasabaların nasıl büyüdüklerini gözlemişsinizdir. Örneğin Anadolu’ya Türklerin gelişiyle oluşan pek çok yeni yerleşimin tohumu o dönemde kurulan zaviyeler, ocaklar ve küçük ölçekli camilerdir.

Yerleşimler her zaman kendi dinamikleri ile gelişmez. Kimi zaman bilinçli ve planlı faaliyetler; köylerin, ilçelerin veya kentlerin oluşumuna neden olur. Dünyada planlı ve programlı olarak yaratılmış çok sayıda kent örneği bulunmaktadır.

Bir kenti, plan dışı tutarak kendi başına büyümeye bırakırsanız; karşımızda iki ihtimal var demektir. Ya kent, zaman içinde küçülür ve yok olur ya da aşırı ve şekilsiz bir büyümeye uğrayarak bir sorunlar yumağı haline dönüşür. Bir kentin, bir sorun üreteci haline gelmesinin yollarından birisi, o kentin yöneticilerinin yerleşimle ilgili geleceği görmekteki zorlukları ve zafiyetidir. Ülkemizde görme ve tanıma imkânı bulduğum pek çok kentin, gerçek anlamda yönetim sorunları yaşamış olduğunu biliyorum. Geçmiş yönetim dönemlerinde alınmayan önlemlerden ve kentsel vizyon eksikliğinden dolayı bazı yerleşimlerimiz tıkanma noktasına gelmiş durumda. Böyle bir kentsel sorun yığılması, ilerleyen zamanda problemlerin çözülmesini çok pahalı veya imkânsız hale getiriyor.

Kendi adıma; aşırı büyümüş bir kentte yaşamaktan yana değilim. Bunu anlatırken, kentin insan ölçeğini aşmaması gerektiği biçiminde ifade ediyorum. Bu bağlamda; Dünya üzerinde dengeli ve sağlıklı gelişmiş pek çok kentin (nüfusun fazla artmadığı ve yerleşimin aşırı yayılmadığı) belli büyüklük sınırları arasında kalmış olduğunu hatırlatmak isterim.

Bir kişi veya bir kuruluş olarak yaşadığımız kentle ilgili bir konuda kesin tercihimiz olmalı. Kentin gelişim süreci hakkında fikrimiz ve öngörülerimiz olmalı ve bunu gerekli biçimde yansıtmalıyız. Çünkü bu kent, onu yönetenlerden daha fazla, burada yaşayanlara aittir.

Türkiye’de başta İstanbul olmak üzere çok veya hızlı gelişmiş kentlere baktığımda; hiç de iç açıcı manzaralar görmüyorum. Konut kalitesinden içme suyuna, trafikten enerji şebekelerine kadar pek çok sorun yoğun biçimde yaşanıyor. Bazı sorunlar var ki; onlar da yakın bir gelecekte kapıya dayanmaya hazırlanıyorlar. Örneğin bazı kentlerin kimi semtlerinde oluşacak köhneleşme bölgelerinin yaratabileceği sorunlar hakkında yeterli öngörümüz henüz yok.

Kentlerimizin tek merkezli olarak aşırı büyümesinin önüne geçmek zorundayız. Kenti oluşturan fonksiyonların da dağıtılacağı yeni alt-kent yaklaşımları konusunda öngörüler, yaklaşımlar ve programlar geliştirmeliyiz. Böyle daha planlı yaklaşımların, toplam mal olma maliyetlerinde de ciddi düşüşlere neden olacağını kanıtlamak çok zor değil.

Katılımcılık vazgeçilmezdir

Kısaca söylemek istediğim şudur. Yaşadığımız kentin bireyleri ve kuruluşları olarak, kentimizin ne kadar büyüyeceğine, büyüme biçiminin nasıl denetleneceğine ve büyümenin nasıl planlanacağına birlikte ve katılarak karar vermemiz gerekiyor.

Posted in Eskişehir, Kent, Kentleşme, Tarih, Yerel tarih | Tagged , , , , , | Yorum yapın

Futbolun Derdi Üzerine…

Futbolun Derdi Üzerine…

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi *** YENi ***

Bir yerel gazetede yazdığınızda değişik türden tepkiler alırsınız. Beğenenler ve beğenmeyenler olur. Bunların örneklerini İnternet ortamında da görürsünüz. Ama bir yazınız için uzunca bir yazı kaleme alındığı sıklıkla görülen bir durum değildir. Aşağıda “Futbolun Derdi Nerede?” başlıklı yazıma cevaben yazılmış satırları veriyorum. Eminim; siz de okurken benzer duygu ve düşünceleri paylaşacaksınız. Ne yazık ki; (ismini yayınlamak konusunda kendisinden izin almadığım için en azından şimdilik) bunları yazanın ismini vermeyeceğim. Birlikte okuyalım:

“Dünkü yazınızda bahsettiğiniz, Almanya maçı için  “hezimet olur“ yanıtınızdan dolayı kutluyorum. Bu fırsatla ben de konu hakkındaki görüşlerimi aktarıyorum.”

“Bana göre futbolumuzdaki en temel problem, ülkemizdeki en temel problemle benzerdir, bu da bizim arabesk yapımızdır. Yani her şey var ancak doğru dürüst, ilmi, fenni yönetim olmadığından hiçbir şey tam değil. Biz, bir konuda bir şey yapmamız gerektiğinde çoğu zaman hızlı bir şekilde işe girişiyoruz. O konuda sadece kulaktan dolma bilgilere, iyi niyete ve elbette yetkiye sahip bazı kişiler çalışmadan, planlamadan, araştırmadan hemen işe girişip bir şeyler çatıyorlar ve işi başlatıyorlar. Devamında da günlük değişen prensiplerle, ilmi olmayan, çalışılmamış, derinliği olmayan kararlarla işi yönetmeye çalışıyoruz. Arada bazen, bazılarımız konu ile ilgili okuyor, araştırıyor veya yönetimde işi bilen birileri oluyor. Bir süre düşe kalka, fiktif ve dönemsel, çoğu zaman da başarılı birkaç kişinin emeğiyle iş yürüyor. Ancak çağımızda her alanda çılgın bir rekabet var, artık her şey ilmi, fenni yapılmalı. Önceden iyi hazırlanılmalı, rakipler iyi analiz edilmeli vs. Biraz ilmen biraz gazla biraz bağır çağırla bazen bazı sonuçlar alınabiliyor ancak orta ve uzun vadede bu yöntemle hiçbir konu başarıya ulaşmıyor. Bu yapımız başımızdaki en temel problem. Bunu her yerde görürüz.”

“İstanbul’un bir yakasına ev yapmışız öbür yakasına iş yeri. Sabah ve akşam milyonlarca insan bir kıtadan öbürüne gidiyor. Kocaman 2 köprü var, normalde geçişe çoktan yeter. Evler, güzel. İşyerleri başarılı, Türkiye 120 milyar dolar ihracat yapıyor, merkez İstanbul. Burası ilmi taraf. Ancak arabesk yapı mutlaka belirleyici olacak, ev bir yerde işyeri bir yerde.”

“Adapazarı’nda, belediyeler 1999 depreminden 5- 10 yıl önce fay hattının yerini kâğıt üzerinde değiştirmiş. Sonuç belli. 1-2 ay önce gene aynı şeyi yaptılar, basında yer aldı. Bilimsel takıldık mı, evet, fayı bulup kağıda döktük. Uyduk mu? Hayır. Burada da arabesk.”

“Rusya’ya domates vs. satıyoruz, bazen ilacı fazla kaçırıyoruz geri yolluyorlar. ‘Bizim tüm gıda güvenlik kriterlerimiz AB’ye uygun, niye yolluyorsun’ diye çok tantana ediyoruz. Burası ilmi. Peki, bu kriterleri uyguluyor muyuz? Hayır, burası arabesk. Üstelik bunları biz yiyoruz.”

“Büyük paralar verip AB’den makine alıyoruz. Adamlar artık üretimlerinde standart hale geldiğinden makinenin yanında gerekli tüm güvenlik düzeneklerini veriyor. Işıklı bariyer vs. Bazen de Avrupalılar bizim sanayicimize soruyorlar: “Bunları vereyim mi?” Pek çoğunlukla “ evet evet “ diyoruz, hatta sordukları için kızıyoruz, biz Afrikalı mıyız diye, alıyoruz. Burası ilmi. Fakat 1 kere kullanmayı bırak yerine bile takmıyoruz, burası arabesk.”

“Şehirlere saksı koyuyoruz, çok güzel, sanatsal. İçlerinde hiç çiçek olmuyor, 1 hafta sonra çöp kutusu oluyor, arabesk.”

“Asansöre ‘4 kişiliktir’ yazıyoruz, 320 kg. diyoruz, ilmi. Sıkışalım, bir şey olmaz diyoruz, 6 kişi biniyoruz. Düşünce işletmeciyi dövüyoruz. Zaten bakımı yapan teknisyen de “ nasılsa […] hep ihlal edecekler “ diye bakım falan yapmıyor, arabesk.”

“Yüzlerce örnek verebilirim. Bana göre bu bizim en temel problemimizdir ve yapı çok güçlüdür. Yapıyı değiştirmek, Türkleri düzene sokmak, planlama yaptırmak ve buna uyulmasını sağlamak, dünyada tanınmış, başarısı kanıtlanmış kişilere ve sistemlere yer açmak, zaman tanımak, sabır etmek son derece zor. Sistem öyle güçlü ki bunları hızla geri tepiyor, kimseye kahramanlık yaptırmıyor ve hiçbir şeyi değiştirtmiyor. Her türlü başarıyı hızla cezalandırıyor ki arabesk yapı bozulmasın. […]”

“Olmaz, yaptırmam. Gel katkı yap, yok o da olmaz. Ülkede cumhuriyetle ilgili o kadar endişe var, 23 milyon seçmen oy verdiği ana muhalefet partisinden umut ışığı bekliyor, ancak bir genel sekreteri aşamıyor. Başkan değişti, gene olmuyor, tüzük değişmiyor.  Özetle sistem çok güçlü ve kendini sağlam koruyor. Niçin böyle oldu, bu bir süreç mi, zamanla düzelecek mi tartışırız.”

“Futbola gelince, ülke sisteminden soyutlayamayacağımıza göre aynı düzen devam ediyor.  İşin bilimsel tarafında gayet güçlüyüz. Ünlü mimarlar çizdi, harika statlarımız var.  Büyük paralar verip Hiddink’i getirdik. Peki, takımı kim yapıyor? [Herhalde] Oğuz Çetin. Nereden mi biliyorum, F.Terim’le aynı kadro, aynı oyun. Ne değişti? Hiç bir şey, al sana arabesk. Hani futbol koordinatörü falan gibi sıfatla Ersun Yenal gelmişti, nerede? Oğuz […] karıştırmıyormuş. Bakın nasıl yönetim karmaşası var. 1 sorumluluk 3 yetkili, al sana arabesk. Bizim kulüp yönetimlerimiz, futbolcuların ilişkileri, ödemeler, transferler hep arabesk. BJK geçen sene Del Bosque ’yi yollarken 8 milyon euro tazminat ödedi. Meğer işin başında sözleşme koşullarını görüşmeye fırsat yokmuş, bakmadan imzalamış.  Bundan öte bir arabesk olur mu? Bunu yapan 100 milyon euro bütçeli kulübün başkanı, hukukçusu vs. Peki, kovulan kim? Dünya şampiyonu takımın hocası. Daha önce kim kovuldu Fener’den? Aragones, o da Avrupa Şampiyonu takımın hocası. Fener’den ondan önce kim kovuldu? Löw, dünya 2.cisi takımın hocası. Cimbom yakında kimi kovabilir? Rijkaard’ı. Yıllarca Barcelona’yı çalıştıran adamı. Şimdi biz milli takımda kimi […] beğenmiyoruz? Hiddink’i. Adam dünya çapında. Ancak bizim sistemimiz öyle bize özgü ki, ben buna kara düzen diyorum, adamlara alan bırakmıyoruz ki işlerini yapsınlar. Adamlar normal yönetilen takımlarda çoğunlukla başarılı oluyorlar. Ancak bizdeki kara düzeni değiştirecek halleri yok ya, ne kadar dururlarsa duruyorlar, boğazda balık yiyip dönüyorlar. Galiba bu düzene en çok Daum uyum sağlamıştı, […] kaptı gitti.”

“Anadolu kulüplerinde iş daha karmaşık, düzen simsiyah. Adam biraz parayla yönetime geliyor, 1-2 kişilik temizlikçi vs. dışında kulüpte çalışan adına kimse yok. Başkan mobilyacı, petrolcü, sanayici olabilir ancak kulüp yönetmeyi ne bilir? Bu bir uzmanlık işi, başarılı kulüplerde hep usta, üst düzey profesyoneller çalışıyor. Başkan değiştiğinde bu kişiler devam ediyor, patronlar işi büyütmeye vs. gayret ediyorlar. Elbette hocaya da alan açıyorlar. Belki çok küçük müdahaleler dışında ellemiyorlar, adam başaramazsa yolluyorlar başkası geliyor. Sık sık yönetimi tümden değişen bir kurum başarılı olabilir mi?”

“Korkarım ki biz hem ülkemizde hem de kulüplerimizde yapımızı, düşünce tarzımızı tümünden değiştirmeden başarılı olamayız. Alt yapı konusuna katılıyorum ancak kara düzende uzun vadeli bir iş olmadığından bu da hayal olsa gerek.“

Ne diyelim; yazanın eline, aklına sağlık… Doğru söze ne denir?

Posted in Futbol, Sorun - Çözüm | Tagged , , | 1 Yorum

Tek Yüzlü Madalyon

Tek Yüzlü Madalyon

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi *** YENi ***

Türkiye, ilginç bir süreç yaşıyor. Ülkenin bugün karşı karşıya olduğu sorunlar, darboğazlar ve sıkıntılar daha önce yaşanmış olanlardan biraz farklı. Bir diğer ilginçlik ise bu sorunlar manzumesinin çözümünde örnek alınabilecek bize benzer bir başka ülke de yok.

Şu sıralarda adeta bir tek yüzlü madalyon gerçeği yaşıyoruz. Nasıl derseniz; madalyonun bir yüzünde iktidar var ama diğer yüzünde muhalefet yok. Çok partili dönemin farklı süreçlerinden birisi yaşanmaya devam ediyor. Son zamanlarda özellikle siyasal muhalefet bir kısmı da bu eksiklik ve zafiyetin farkına varmış olmalı ki; fısıltı halinde yeniden yapılanmayı dile getirmeye başladı. Daha büyük ölçekli sosyal muhalefet açısından ise büyük bir canlılık gözlendiğini söyleyemeyiz. Muhalefet yapmasını beklediğimiz kesimler, karanlık bir yolda arabanın güçlü farları karşısında donakalmış ‘gece tavşanını’ hatırlatıyor. Ya muhalefetsizliğin farkına varacak ve gerekli girişimde bulunacak ya da farları yakmış hızla gelen arabanın altında kalacak.

Bir de; ülkenin, toplumun genel görüntüsüne bakalım. Son yıllarda gerçekleşen sosyal değişimler, çok yoğun bir görüntü veriyor. Hukuk değişiyor. Ekonomi çok hızlı bir dönüşüm içinde. Küreselleşmenin net etkileri yanında ülke içinde pek çok değer, hızlı bir başkalaşma sürecine girdi. Değişenler arasında, iyi olarak kabul edilebilecekler de var; kafamızda soru işareti yaratanlar da…

Her sosyal değişimden etkilenen paydaşlar vardır. Bunların bazıları söz konusu değişimden olumlu katkılar elde ederler. Doğal olarak kısa veya uzun vadede olumsuz etkilenenler de olur. Ama bu süreçte değişimin odağında ‘devlet politikaları’ aracılığı ile devletin bizzat kendisi oturuyor. 1980 öncesinde tercihlerini statükodan yana kullanan yöneticiler, şimdi ‘değişimi’ öne alıyorlar. Ülke yöneticilerinin bu ‘yeni’ hallerinde; Dünya Bankası, IMF, Avrupa Birliği gibi unsurların çok ciddi etkileri var.

Yukarıda değindiğim gibi; bu değişimden iyi veya kötü etkilenenler olmaması mümkün değil. Çünkü hukuktaki değişim ve kamusal uygulamalar, doğrudan doğruya toplumu etkiliyor. Ama toplumun davranış modeline baktığımızda, şaşırtıcı bir atalet, sessizlik ve durgunluk var. Bunu Ergenekon türünde susturma girişimlerine bağlamak doğru değil; çünkü 1980 öncesinde çok daha ağır koşullar altında (doğrusuyla veya yanlışıyla) muhalefet yapılabildiğini biliyoruz.

Ülke yöneticileri tarafından gerçekleştirilen uygulamalar, ne olumlu, ne de olumsuz tepki alıyor. Her uygulama, medya gündeminde kısa süreli olarak yer aldıktan sonra sessizce, ‘kabul edilmişlerin’ arasında kaybolup gidiyor. 1980 öncesi toplumsal muhalefeti yaşamış olan kişiler için hayli şaşırtıcı bir durum. Adeta Dünya’nın tek kutuplu hali, topluma atalet olarak yansımış durumda.

Ülkenin genelindeki durgunluk, yerelde de farklı değil. Bazı yerel yöneticilerin proje adıyla ortaya attıkları uygulamaları karşısında, toplumdan en küçük lehte veya aleyhte tepki yok. Halk, tepkili değil; gözlenen ufak tefek karşı çıkışlara da, yerel yöneticilerin kulakları tıkalı…

Şu soru sorulabilir. Tepkili bir toplum olmak zorunda mıyız? Bu sorunun cevabı hiç kuşkusuz “Evet” olmalı. Belki de Cumhuriyet tarihinin dinamik ve tepkili olmamız gereken, en önemli dönemini yaşıyoruz. Hem ekonomik hem de politik olarak bu denli yoğun ulusal ve sosyal zorlanmalar altında yaşmamıştık hiç… Yapılanları, onaylasak veya onaylamasak; köklerimizden sökülüyor gibi hissetmemiz gereken, ‘geri dönüşü olmayan’ bir dönemi yaşıyoruz. Fakat toplum olarak bizde ‘çıt yok’.

Toplum olarak verilen kararlara ve gerçekleştirilen uygulamalara katılımımız hemen hemen sıfır düzeyinde. Toplum olarak bizim adımıza temsilcilerimiz ağır kararlar alıyor. Bun karşılık; siyaset alanında muhalefet, ‘kendini yok etmekten’ başka bir görevi yerine getiremiyor. Getirmek istese de; kendini kadro ve söylem olarak yenilemediğinden, bu şekliyle ona inanacak yurttaş sayısı gün be gün azalıyor. Siyasetin içeriğine boş verip sadece oy derdine düşmüş olanlara kimse inanmak istemiyor. Değişik kesimler tarafından yapılan kamuoyu anketleri de bunu doğruluyor.

1980 öncesinde yasakçı yasalar nedeniyle ikincil siyasal örgütler olarak yer alan sivil toplum kuruluşları da tümüyle sosyal yorgunluk hastalığına kapılmış gibi. Bu kuruluşların kitleselleşmesi konusunda çok fazla kafa yoran yok. Zorlukla yaşayan az sayıdaki sivil toplum kuruluşu, (kargadan başka kuş tanımayan) bazı kariyerist kişilerin hegemonyasına girmiş halde. Sistemle uzlaşmayı ve kişisel tatmini önde tutan, sosyal vitrin meraklısı böylesi STK yöneticileri ile bir sosyal muhalefetin yükselmesi, zaten beklenemez.

Kanımca; yaşadığımız muhalefetsizlik ataletinin baş sorumlusu, öncelikle siyasetin içini boşaltan siyasetçilerdir. Memleketin ekonomik, sosyal, fikirsel, kültürel ve eğitsel olarak giderek kalitesizleştiği böyle bir dönemde eski usullerle yeni muhalefetin yükselmesini beklemiyorum. Ne yapılmalı? Kolay bir soru değil. Muhtemelen ezberlerimizi bir kenara bırakıp alışkanlıklarımızı, korkularımızı ve algı modelimizi sorgulayarak başlamak doğru adım olabilir. Kendi ikbal ve makam beklentilerimizden sıyrılıp en azından şunu soralım: “Şimdi ne yapmalı?”

Posted in Muhalefet, Siyaset | Tagged , , | Yorum yapın

Zamanın, Mekanın Ruhu ve İnsan

Zamanın, Mekânın Ruhu ve İnsan

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi *** YENi ***

Türkiye, hiç yaşamadığı türden bir zaman dilimini yaşıyor. Türkiye’nin çektiği sıkıntıları, karşı karşıya olduğu darboğazları, Doğu toplumları içinde yaşamış ve aşabilmiş bir örnek de yok. Belki Türkiye, bu alanda ilk başarı öyküsünü yaratacak. Belki de başarısızlığın ilk örneğini… Özetle; bir zaman, mekân ve insan öyküsünü birlikte izliyoruz. Özetle, bir süreç ki; zaman akıp giderken mekânla birlikte insan, insanla birlikte mekân da değişip dönüşüyor.

Yaşadığımız mekân, kimi zaman kimliğimizi belirleyen, bazen ise ifade edendir. Yaşam çevremiz, ruhen veya maddeten burasıdır ve burası, başka mekânlardan farklıdır. Yaşam ve mekânda farklılık yaratmak apayrı bir sanattır. Farklı olabilmek için öncelikle ayağımızı sağlam bir zemine basmamız gerekir. Küreselleşmenin etkisiyle Dünya ölçeğinden kendi mekânımıza baktığımızda, kendimizi tanımladığımız mekânın küçüldüğünü gözleriz. Bazen bir ülkenin mensubu olma ya da kente ait olma kimliğinden sıyrılıp; bir mahalleye, bir yöreye ait olma kimliğini öne alırız. O zaman bir etnik ve kültürel kimliğe olmak kadar ‘bu kentli’ olmak da değer kazanmaya başlar. Önemli olan, bireyi neyin farklı kıldığı ve kendini nereye ait hissettiğidir.

1950’lerden bu yana değer yargılarımız değişmeye başladı; çünkü mekân olarak yer değiştirmeye başladık. Derinlerde kalmış duygu ve düşüncelerimiz üste çıkarken, yeni davranışlarla birlikte yeni bir kültür geliştirmeye başladık. Toplum olarak; köyden kente, karadan denize, az güvenliden çok güvenliye, az gelişmişten çok gelişmişe, umutsuzluktan umut vaat eden yörelere doğru göç etmeye başladık. Ait olduğumuz mekân anlamında tanımlayan köklerimiz adeta söküldü. Oysa ait olma duygusu, vefalı bir dost gibidir. İnsanı asla terk etmez. Dünden gelen kimliğimiz, her birimizin vazgeçilmez bir parçasıdır. Köklerimizin geldiği yerden, ata topraklarımızdan onur duyarız. Dünkü hemşehri kimliğimiz bugünü yaşadığımız kentte; kimlikler yarışında değil, kimlikler uzlaşısında şekillenmek durumunda.

Yeni bir mekânda insan önce kendini güvensiz hisseder. Bu güvensizliğini ve ürkekliğini aşmak için destek arar. Hemşehrilik ilişkisi, iyi ve kolay bulunan bir destek örneğidir. Yeni bir kentte yeni bir yaşam kurmada hemşehrilik, can suyu gibidir. Eski hemşehrilik ilişkilerine dayanan ve kentin bütününden kopuk gruplaşmalar tedavisi güç yaralar açabilir. Sayıca çok olmayı değil, çoğulcu ve çok kültürcü  olmalıyı başarmalıyız.

 

Çoğulculuk; herkesin kendi dünyasını kurup yaşamasını ama diğerlerinden kopmaksızın onlarla iletişim ve sosyal alışveriş içinde olmasını ifade eder. Paylaşım kültürünün yerleşip gelişmesi kaynaşmayı sağlar. Gelişim arzusuyla vizyon belirleme çabası güdülecekse; dar kapsamlı etnik, kültürel ve sosyal sığınak yerine farklı kimliklere sahip yurttaşlarla aynı kentte yaşamanın keyfine paydaş olabilecek yapılanmanın benimsenmesi gerekir.

Toplumsal sorumluluğumuzun getirdiği yükümlülüklerimiz açısından kaynaklarımızı ele aldığımızda; geçmiş ve gelecek arasında köprü kurma mecburiyeti görülecektir. Gelecek kuşaklara doğru ve olumlu mesajlar vermek istiyorsak; öncelikle, geçmiş yaşamların bıraktığı değer ve kültürlere hak ettikleri saygıyı göstermek zorundayız. Böylesi bir bakış açısı içinde karşımıza çıkan güçlükler ve sorunlar, yaşamımızda değerli, anlamlı ve önemli olan unsurları öne çıkaracaktır. Girişimcilik ruhumuzun rehberliğindeki sorgulama süreci, yaşam adına yeniliklerin arandığı ya da aralandığı düşünce mekanizmasını geliştirecek, gizli kalmış potansiyelimizi harekete geçecektir. Problemlerimiz beklenmedik biçimde güç ve kapasitemizi algılamamıza vesile olacak; sahip olduklarımız, sahip olmayı düşlediklerimiz, yetenek ve becerilerimiz başlıca kaynaklarımız arasında yerini alacaktır.

Bir Anadolu bölge odağı olma misyonunu üstlenerek doğal ve kültürel varlıkları koruyup geliştirerek değer katmanlarımızı yaşatmak; geleceğe dönük vizyonun belirlenmesi ve yerel potansiyel envanterinin belgelendirilmesi açısından önemlidir. Tarihî dokuyu bozmaksızın bir kentte ekonomik girdi bekleniyorsa, ilk akla gelen turizm potansiyelinin irdelenmesidir. Turizm potansiyelini çirkin yapılaşma ile değersiz ve anlamsız kılmak yerine akılda kalacak değerlerle zenginleştirmek kültürel değerlere özen göstermekle mümkün olacaktır.

Bu bağlamda kentlinin; kendine ve geleceğine nasıl baktığına, gelecekte ne olmak istediğine yönelik doğru ve yerinde kararlar vermesi gerekmektedir. Buna kentsel vizyon diyoruz. Vizyonun oluşumunda ise; girişken, özendirici, hevesli ve donanımlı olma zorunluluğu belirecektir. Kente ilişkin sorun çözme yönteminde; ‘kendiliğinden gerçekleşecek büyüme’ türündeki tarzlar dışında, rasyonel örgütlenme hedeflenmelidir. Ayrıca, ikna ve sosyal rıza yöntemiyle gelişecek plan ve projelendirmede halkın katılımı aranmalıdır. Halkın doğrudan katıldığı yönetim modellerini özlüyoruz doğrusu.

İnsanla birlikte zamanın ve mekânın ruhu değişirken; yönetimin ruhunun da değişmesini bekliyoruz. İşte, evde, okulda, kamu dairesinde, sokakta, velhasıl yaşamın her alanında…

Posted in İnsan | Tagged , , , , | Yorum yapın

Futbolun Derdi Nerede?

Futbolun Derdi Nerede?

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi *** YENi ***

İş güç arasında 3-5 cümle futbol konuştuğumuz oluyor. Sanırım; geçtiğimiz cuma sabahıydı. Söz, o gece yapılacak olan Almanya – Türkiye ulusal futbol maçı konusundaki tahminlere gelince 3-0 veya 4-0 gibi “hezimet sayılabilecek” bir sonuçla yenilebileceğimizi söyledim. Neden böyle düşündüğümü sordu arkadaşlarım. Ben de basında yer alan kadroya bağladım. Arkasından da “Umarım yanılan ben olurum” diye ekledim. İşim nedeniyle maçın ancak ikinci yarısına yetişebildim. İkinci devre öncesi NTV Spor’da Sergen Yalçın’ın, maç sırasında da Rıdvan Dilmen’in yorumlarına kulak verdim. İkinci yarıyı da sabırla izlemeye çalıştım. Dinlediğim ve gördüğüm manzara, benim tahminimden de kötüydü.

Daha önce oynanan Belçika maçına baktığımızda fark yaratan oyunculardan birisi olan Arda Turan sakatlığı nedeniyle kadroda yoktu. Olsaydı belki sonucu etkileyen çabaları olabilirdi. Aurelio sakatlanmasaydı ne olurdu; tam olarak kestiremiyorum. Ama işin sırrı Arda’nın yokluğunda, Aurelio’nun sakatlanmasında veya kaleci Volkan’ın toplu Alman oyuncunun ayağına vermesinde değil. Ülke futbolunda (geçmişte de yazmaya çalıştığım) bundan daha derin sorunlar var. Sıkıntı, ülkemizin futbol yapısından ve anlayışından kaynaklanıyor.

Futbolda Yabancı Sorunu

Kaleden başlayalım. Ulusal takım için kaç tane kaleci seçeneğiniz var? Sağ kanatta Gökhan Gönül veya Sabri oynamadığında akla gelen seçenek bile yok. Almanya maçında sol kanatta bir sağ bek oyuncusunu oynatmak zorunda kalıyorsunuz; defansın solunda seçenek çok daha az. İlerleyen yaşında üst düzey form tutan Ömer’i bir yana koysanız stoper mevkii de biraz daha sorun olacak. Defans hattımızın Servet’li ağır ortası her zaman sorun oluyor. Ortada Emre olmadığında takım hareket edemiyor. Takımın santrforu yok. Kadroyu ancak yabancı ülkelerde yetişmiş oyuncularla sahaya çıkarabiliyoruz. Eminim; bu saydıklarıma eklenebilecek daha pek çok örnek bulabiliriz.

Bir ülkenin futbolu nasıl daha güçlü ve başarılı hale gelir? Herhalde her geçen yıl çok daha fazla oyuncunun ulusal liglerde oynamasına izin vererek değil. Diyebilirsiniz ki; Avrupa’da başka ülkelerde de çok sayıda yabancı oyuncu var. Onların ulusal takımları neden başarılı oluyor? Bu sorunun cevabı çok basit… O ülkelerin tamamında çok sağlam futbol altyapıları var. Bir yandan dışarıdan yıldız veya yıldız adayı oyuncu getirirken diğer yandan da kendi mevcut futbol altyapılarından yeni sporcular yetiştiriyorlar. Eğer sağlam bir futbol endüstriniz ve oyuncu yetiştiren altyapınız yoksa bizim yaptığımız gibi sadece paranızı yabancı ülkelere akıtırsınız ve ulusal başarılar şanslara bağlı kalır.

Bu arada Avrupa’da kendisini tümüyle yabancı oyuncu transferi üzerine kurgulayan takımların durumuna baktığınızda; bunların da sportif başarı açısından gerilediğini ve ekonomik çöküntü süreci yaşadıklarını kolayca görebilirsiniz. Özetle; futbolu seviyor ve istiyorsak bu sektördeki anahtar davranış biçimi yabancı oyuncu sayısını çoğaltmak yerine altyapıya önem vermek olmalı. Altyapıdan daha fazla oyuncu yaratmaya başladığımızda bugün şikâyet konusu olan pek çok problemin de yavaş yavaş yok olduğunu göreceğiz.

Türkiye’nin nüfusu yaklaşık 70 milyon. Dev bir insan kaynağı var. Bunun önemli bir yüzdesi genç insanlar. Kısacası futbol altyapısı için değerlendirilmek için karşımızda çok değerli bir hazine var. Biz ne yapıyoruz? Nüfusu bizim büyükçe illerimiz kadar olan ülkelerden oyuncu transfer ediyor ve lig takımlarımızda bunları oynatıyoruz. Sonra da takımlarında yer bulamayan oyuncularla ulusal takımın başarılı olmasını bekliyoruz? Mümkün mü? Tabii ki; hayır…

Altyapı

Futbolda altyapı konusunu doğru kavramak için öncelikle bugün futbolun bir endüstri olduğunu ve gelecek için yatırım yapma ihtiyacını kabul etmek gerekir. Bir futbol kulübünün altyapıya yatırım yapması; bir işletmenin yeni tesisler kurması, yeni makineler alması, yeni yönetici ve uzmanlar istihdam etmesi ve yeni bir ar-ge ofisi kurması gibi bir faaliyettir. Bir ekonomik işletme, yatırımlarını geleceğini kurtarmak, kalıcı ve sürdürülebilir olmak için yapar. Yaptığı yatırımlar sonucu yeni katma değer kaynakları elde eder ve varlığını büyüterek sürdürür. İşte; bir futbol kulübü için altyapı da böyle bir konudur. Kendisi için başarılı ve sürdürülebilir bir gelecek arayan futbol kulübü, altyapıyı kendi birinci önceliği yapmak zorundadır; bu alanda ciddi kaynaklar ayırarak yatırım yapması gerekir.

Altyapı gerçeğini doğru kavramanın birinci adımı, artık futbolun bir endüstri olduğunu kabul etmekten geçer. İkincisi; altyapının bir futbol kulübünün öncelikli fonksiyonlarından birisi olduğu benimsenmelidir. Bu iki ön koşul kabul edilmeden bir futbol kulübünde altyapının beklendiği ölçüde gerçekleşebilir ve başarılı olması düşünülemez.

Altyapı, bir plan ve program işidir. Dolayısıyla bir örgütlenme modeli gerektirir. Altyapının örgütlenme yaklaşımı öncelikle futbolun ulusal düzeyde yönetimi ile ilgili bir konudur. Bu nedenle sporla ilgili bakanlığın ve federasyonun bu alana ilişkin açılımcı bir model ve mevzuat geliştirmesi beklenir. Ülkemizde devletten gelecek muhtemel açılımları beklemek yerine futbol kulüplerinin kendi çözümlerini bulmaya başlamaları yerinde olur.

Bir futbol kulübün altyapısının çağın şartlarına uygun biçimde yapılanmasına ilişkin yapılmış çok değişik çalışma var. Bu araştırma ve öngörülerden de yararlanarak bir altyapı modeli geliştirmek mümkün olabilir. Ama yapılması gereken, bu çalışmayı bir proje haline getirmektir. Mevcut durumun tespiti yanında; uygun stratejiler, hedefler ve faaliyetlere ilişkin planın oluşturulması, bütçenin ayrılması, insan kaynağının belirlenmesi, başarı ölçütlerinin saptanması gibi bir dizi çalışmaya ihtiyaç olacaktır.

Bir futbol takımının altyapısı konusunda atılması gereken ilk adım, kulüp yönetimlerinin altyapı konusunda yeni bir modeli yaşama geçirmek üzere karar vermeleri ve bunda ısrarlı olmalarıdır. Günümüzde hem liglerimizde hem de ulusal takımlarımızda futbolun ağır yükünü kaldırabilmenin ilk koşulu, hem başarılı oyuncular edinmek hem de yeni gelir kaynakları elde etmek için altyapıya önem vermektir.

Posted in Ekonomi, Futbol, Spor | Tagged , , , , | Yorum yapın

Mimarlık, Kent, İletişim ve Demokrasi – 2

Mimarlık, Kent, İletişim ve Demokrasi  -  2

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi *** YENi ***

Kent Konseyleri… Her kentte en az bir tane var. Yönetmeliğinin ilk maddesinde şunlar yazıyor: “Bu Yönetmeliğin amacı; kent yaşamında, kent vizyonunun ve hemşehrilik bilincinin geliştirilmesi, kentin hak ve hukukunun korunması, sürdürülebilir kalkınma, çevreye duyarlılık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, saydamlık, hesap sorma ve hesap verme, katılım, yönetişim ve yerinden yönetim ilkelerini hayata geçirmeye çalışan kent konseylerinin çalışma usul ve esaslarını düzenlemektir.”

Neymiş? Bilinç geliştirecek, kentte hak ve hukuk koruyacak, saydamlık ve hesap verme olacak. Nasıl olacak? Onu da 6’ncı maddenin son fıkrasında anlatıyor: “Kent konseyinde oluşturulan görüşlerin değerlendirilmek üzere ilgili belediyeye gönderilmesini sağlamaktır.”

Pekala; Belediye “Ben bunları yapmam” derse ne olacak? Ne olabilir ki? Sonunda bu konsey bir ‘bilgilendirme’, olsa olsa bir danışma meclisi… Sen istediğin kadar kafa yor; belediye başkanı “Iıh” derse yaptığının tamamı boş… İşin özeti; bu konseyleri katılımcı demokrasinin mekanizmaları saymak mümkün değil. Zaten bu konseyler devlet eliyle (yasayla ve neredeyse atamayla) kurulmuş yapılar… Eğer demokratik olacaksa zaten bunu yapacak olan devlet değil.

Bir sivil toplum platformu mu konsey? Hayır, o da değil. Devletin meslek odalarını kendisinin bir uzantısı olarak kurduğu gibi, demokrasinin de iplerini elden bırakmamak için kurulmuş sanal dünyalar… Yararlanmalı mı? Bilmem. Siyasal vitrin olmanın ötesine geçebilmiş gibi görünmüyor. Belki iyileştirmek ve geliştirmek mümkün olabilir.

Sanal olanı bir yana koyarsak; nasıl olacak katılımcı demokrasi?

Katılımcı Demokrasi

Eski çağlarda tüm ‘yurttaşların’ kararlara doğrudan katılımına dayanan yönetim anlayışı, zamanla zorunlu değişime uğrayarak sınırlı katılım ve kısıtlı temsil hakkı veren bir biçime dönüştü. Antik çağlarda ‘yurttaş’ kavramına mülksüz erkekler, kadınlar ve köleler dâhil edilmiyordu. Böylece gerçek yönetim fonksiyonunu, seçilmiş bir siyasal ve/veya profesyonel gruba bırakan sıkıntılı bir temsil sistemine dönüştü.

Bugün temsili demokrasi sisteminin halkın gerçek ihtiyaçlarını karşılamadığı ortadadır. Çünkü temsili demokrasi; toplum içinden bireyleri, ‘parlamento / meclis’ adı verilen ortamda bir araya getirerek doğrudan demokrasinin bir benzerini oluşturmaya çalışmakta. Ama böyle bir durumda demokrasinin temel unsuru birey, pasif bir konumda kalıyor.

Temsili demokrasi krizini aşabilmek için demokrasi kavramında yeni açılımlar aranmakta: Bunlardan birincisi, bireyleri süreçlere doğrudan katmayı hedefleyen katılımcı demokrasi anlayışı; ikincisi ise toplulukları hedef alan çoğulcu ve çokkültürcü demokrasi anlayışıdır.

Bugün için temsili demokrasinin sıkıntılarını aşmak için; ne küresel ne de ulusal ölçekte gerekli, yeterli ve kolayca uygulanabilir yeni bir modeli yaratabildiğimiz söylenemez. Ama halkı, temsili demokrasinin süreçlerine, katılımcı ve çoğulcu demokrasi çerçevesinde katabiliriz. Böylece karma bir sistem oluşturarak temsili demokrasinin bazı sorunlarını aşma fırsatı doğacaktır.

Katılımcı demokrasi; tüm vatandaşların görüşlerini açıklama hakkına sahip olduğu (ki bu fikre ‘kamusal alan’ diyoruz), kendi yaşamlarını etkileyen çevresel, ekonomik, sosyal veya siyasal tartışmalara doğrudan katılabildiği, yetki ve sorumluluğun yerel ve bölgesel topluluklarda bulunduğu, yalnız ‘zorunlu hallerde’ daha üst yönetim basamaklarına devredildiği bir sistemi tanımlama yetkinliğine sahip

Katılımcı demokrasi, pasif bir yurttaşlık profili ile gerçekleşemez. Yurttaşların gönüllü, istekli, girişimci ve aktif olmaları istenir. Katılımcı demokrasinin yönetme felsefesi, yönetişim anlayışı üzerine kurulmuştur. Yönetim yaklaşımı, yöneten / yönetilen üzerine kurulurken; yönetişim anlayışı, aktör sayısını artırıp hiyerarşiyi kaldırmayı hedefler.

Katılımcı demokrasi anlayışını temel alan bir yönetişim anlayışı bize neler kazandırır? Bu demokratik model ile seçmenler karar mekanizmalarında yer alır, erk sahibi olur ve kararları etkilerler. Yurttaşlar pasiflikten kurtulup harekete geçerek alternatif ve dengeleyici paralel bir güç oluştururlar. Böylece vatandaşların politikaya olan güvensizlik, ilgisizlikleri aşılabilir; yozlaşmanın önü alınabilir. Katılımcı demokrasi uygulamaları ile halk öğrenir, bilgisi artar ve böylece genel anlamda politik kültür değişir. Çünkü politik kültürde kalıcı değişim daima aşağıdan başlar.

Katılımcı demokrasi, hem bir karar verme aracı hem de bir iyileştirme sürecidir. Katılımcı demokrasi halkın sürekli eğitimini, katılımını ve birlikte karar verip iş yapabilmesini sağlar. Katılımcı demokrasi ortamında seçmenlerin politikayı seçim dışında da etkileme olanağı doğar. Katılımcı demokratik bir ortam vatandaşlara ödev ve sorumluluk yükler; yurttaş olmanın gereklerini kavramalarına yardımcı olur. Temsili demokrasinin yarattığı seçen ile seçilen arasındaki mesafeyi kaldırır. Katılımcı demokrasi sayesinde politikacı ile halkın ilişkisinin kesilmesi önlenir. Katılımcı demokrasi, bir krize girmiş olan temsili demokrasinin pek çok eksiğini tamamlar ve onun aşılmasını sağlayarak demokratik gelişimin önünü açar. Aktif olmak isteyen vatandaşlara, kendilerine ilişkin kararlara katılma olanağı verir.

Samimi Olmak Lazım

Katılımcı demokrasiyi başarmak için öncelikle buna ön ayak olan aydınların, okumuşların, sivil toplum liderlerinin, halkın hiza önderlerinin başta kendilerinin katılımcılığa inanması lazım. Demokrasinin devletin bahşediciliği ile sağlanan tek bir örnek bile yok. Eğer yurttaşlar sahip çıkıp başarabilirlerse katılımcı demokrasi kurulabiliyor. Gerisi faso fiso…

Posted in Demokrasi, Katılımcılık, Kent, Kentleşme, Mimarlık, İletişim | Tagged , , , , , | Yorum yapın